Yeni Düzende Çalışanların Psikolojik Sağlığı Her Zamankinden Daha Önemli

Covid-19 salgınıyla beraber, diğer herkesin olduğu gibi beyaz yakalı çalışanların da gündelik yaşam akışları bir anda baştan aşağı değişti. Çalışma düzenine ilişkin rutinler sil baştan belirlenirken her birimiz bu krizden bedenen veya ruhen bir şekilde etkilendik. Sabah yataktan fırlayıp apar topar hazırlanmak zorunda kalmadan ve trafikte saatler geçirmeden evlerimizden çalışmak bazılarımıza iyi geldi. Bazılarımızsa kolay adapte olamadık. Evdeki sınırlı alan içinde, aynı anda hem ev ahalisinin hem de patronlarımızın/müşterilerimizin beklentilerini karşılarken helak olduğumuzu hissettik.

Hayatlarımızın tam ortasına pimi çekilmiş halde bırakılan bu bombanın hemen ardından şirketler hızla ayağa kalkıp silkelenme ve kaldıkları yerden devam etme peşine düştüler. Bu noktada da çalışanların ruh sağlığı, şirketlerin ajandalarının ilk ve en önemli maddesi haline geldi. Yaraları hızla sarabilmek, yani zararları bir an önce telafi edebilmek için çalışanların psikolojik durumlarının stabil olması gerektiğini fark ediverdiler.   

Covid-19 krizi öncesi psikolojik sağlık konusu, her bir çalışanın bireysel sorumluluğu gibi görünürken şimdi kurumları en üst düzeyde ilgilendiren bir konu haline geldi. Şirketler, çalışanlarının kendilerini iyi hissetmelerini temin edebilmek adına çeşitli dijital kurslar ve seanslar başlattı. Kimi online yoga dersleri, meditasyon sınıfları, mindfulness seansları oluştururken kimi de çocuklar için hikâye anlatımı seansları veya yetenek yarışmaları düzenliyor.  Online buluşmalar, happy hour’lar ve eğlenceli testler teşvik ediliyor. Bundan birkaç ay önce Goldman Sachs gibi bir finans kuruluşunun çalışanları için dijital platformlar aracılığıyla yemek pişirme sınıfları oluşturacağı kimin aklına gelirdi? Bir hukuk firması olan Linklaters çalışanlar sanki ofiste kahve molasındaymışlarcasına birbirleriyle iletişim kurabilsinler diye 24 saat açık tutulan sanal kahve odaları kurdu.

Birçok şirkette yöneticiler, ekip liderleri ve insan kaynakları sorumluları düzenli olarak, görüntülü çevrimiçi toplantılar vasıtasıyla, bire bir görüşmeler dahil olmak üzere çalışma arkadaşlarının nasıl olduklarını sormaya başladı. Sonuçta, belki sadece küçük bir kısmımıza virüs bulaştı fakat hepimiz çeşitli endişelerle mücadele etmek durumunda kaldık. Evde fiziki sağlığımızı güvence altında tutmayı hedeflerken çeşitli ekonomik sıkıntılarla yüzleştiğimiz, her an işimizi kaybetme endişesi yaşadığımız günlerden geçiyoruz. Ancak insanlarla yüz yüze iletişim kuramayıp uzaktan stres seviyelerini ölçmek ve kontrol etmek oldukça zor. Üstelik bu durum yöneticiler için de beklenmedik ve ekonomik baskıyı en ağır hissedenler belki de onlar.

Bütün bu çabalara rağmen, şirketlerin Covid-19 sürecine adaptasyonuna ilişkin Mercer tarafından yapılan bir ankete göre, çalışanlarının bu dönemde ne düşündüğünü ve hissettiğini anlamak için anketler, görüşmeler veya hedef grup çalışmaları yapan şirketlerin oranı ancak yüzde yaklaşık 38 çıkmış. Benzer şekilde, çalışanların sosyal izolasyon ve ekonomik endişeler sebebiyle tecrübe ettiği ruh sağlığı sorunlarıyla mücadele eden şirketlerin oranının yaklaşık yüzde 36 olduğu belirtiliyor. Yani önümüzde henüz oldukça uzun bir yol var gibi görünüyor.

Peki ilk şokun ardından bizi neler bekliyor?

Neredeyse iki aylık gönüllü veya zorunlu karantina sürecinin ardından birçok kurum geri dönüş planlarını uygulamaya koymak üzere hazırlandı. Kademeli ve katı kurallar altında dahi olsa önümüzdeki günlerde (veya haftalarda) yavaş yavaş plazaların yolunu tekrar tutacağız.

Bu süreçte hızlı bir kültürel dönüşümden geçmekte olduğumuz kesin. Fiziki çalışma koşullarının değişeceği (örneğin; plazalardaki ofislerin artık yalnızca toplantı gibi özellikli durumlarda kullanılacağı), işleri yürütme akışımız içinde teknolojinin daha yoğun kullanılacağı gibi konular bir süredir her yerde yazılıp çiziliyor.

Bu dönüşümün şüphesiz bir de insan boyutu var. Çalışanların ruh sağlığının önemi böyle keskin bir şekilde fark edilmişken bunun yok sayılması bence artık mümkün değil. Çıkardığım sonuçları özetlemem gerekirse belki yoga ve zumba sınıfları ya da yemek dersleri rafa kaldırılabilir ancak bunların yerine yeni düzene uygun önlemler alınması gerekecektir. Her şeyden önce insan kaynakları yetkinliği artırılmalı. Bu alanda kapsamlı eğitimler almış, farkındalığı yüksek deneyimli uzmanların gerekliliği bu büyük kriz döneminde gün gibi açığa çıkıverdi.

Bu bağlamda şirketler, ruh sağlığı konusunda eğitimli daha çok kişiyi işe almalı ve şirketlerde ihtiyacı olanların kolaylıkla ulaşabileceği psikologlar bulunmalı. Üst düzey yöneticiler dahil çalışanların hedeflerini çizerken destek alabileceği, motivasyonlarını canlı tutmalarına yardımcı olacak profesyonel koçlarla çalışılmalı. Gelecekte karşılaşılabilecek buna benzer krizlerde yöneticiler yalnız olmadıklarını bilerek hazır olmalı. Malum böyle durumlarda onların ayakta kalması yetmiyor, ekiplerini de kaldırmaları bekleniyor. Financial Times’ta yer alan bir yazıda, SRH Berlin University of Applied Sciences’ta iş psikolojisi alanında uzman profesör Carsten Schermuly’nin bu konuda açıklamalarına yer verilmiş. Buna göre; koçlukla ilgili yapılan çalışmalar koçluğun insanların sağlığını, iyi olma/hissetme durumlarını (wellbeing), iş tatminlerini, performanslarını ve otokontrollerini geliştirdiğini gösteriyor. Aynı makalede, rastgele yapılan testlerden koçluk alanların yüzde 85’inin kontrol grubundaki diğer kişilerden daha iyi durumda olduğu sonucuna ulaşıldığı yer alıyor. Üstelik sadece kendi görüşlerine göre değil, aynı zamanda yöneticilerine göre de. Halihazırda çalışanlarına psikolojik destek ve koçluk alma imkanı sağlamayan şirketlerin, bu durumlarını tekrar gözden geçirmesinin faydalı olduğu kuşkusuz.

Çalışanların sosyal ihtiyaçlarının da olduğu veya bakmakla yükümlü oldukları aile bireyleri olduğu eve kapandıklarında hatırlandı. Fakat aslında bu ihtiyaç hep vardı ve örneğin sosyalleşme ihtiyacı ofislerdeki kahve molalarında sınırlı oranda giderilebiliyordu. Onları çalıştıkları şirketlere ve işlerine daha sıkı şekilde bağlayacak sosyalleşme fırsatları (Şu yoga ve zumba sınıflarını rafa kaldırmasak mı?) ile -örneğin- çalışma saatleri ve mekanlarına ilişkin esneklik bundan sonra da sağlanmalı. Bu dönemde evlerimizden çalışırken telekonferanslar ve çevrimiçi toplantılar için rahatlıkla kullandığımız teknolojik imkanlar çoktandır mevcut, sadece böyle aktif şekilde kullanılması için birilerinin hepimizi o eşikten diğer tarafa itmesi gerekti. Artık eski zihniyetli yöneticilerin sırf ofiste olmadıkları için çalışanların yan gelip yattığını hayal ederek herkesi sürekli fiziken ofiste olmaya zorladığı günleri geride bırakmış olmalıyız. Burada da karşımıza çıkan en temel ilke “güven”. Yöneticilerin, işe alacakları kişileri seçerken esas önceliği güvenecekleri, işleri iç rahatlığıyla emanet edebilecekleri kişileri belirlemek olmalı. Hepimiz kabul edelim ki işlerin teknik boyutunu halletmek her geçen gün kolaylaşıyor, yapay zekanın hızı akıl almaz boyutta. Bu seçimleri yaparken de beklentilerini iyi anlayan ve bu doğrultuda adaylara güçlü sorular sormayı bilen uzmanlardan destek alınılması kaçınılmaz.

Çalışanlara ne hissettikleriyle ve ruhsal olarak neye ihtiyaç duyduklarıyla ilgili düzenli anketler yapılmaya devam edilmeli. Bu anketlerin sonuçlarıyla ilgili aksiyonlar alındığı çalışanlara mümkün olduğunca hissettirilmeli. “Yaptık, oldu” devrinin artık sonu geldi. Makinelerin yapabileceği işlerin dışında kalan tüm alanlarda insan faktörünün önemi, şu an her zamankinden daha ön planda.  

Bir virüs geldi ve her birimizin duyabileceği kadar yüksek bir sesle bizlere şunu hatırlattı: “Her şeyin başı sağlık, gerisi teferruat.”

Kaynak: HBR Türkiye, Pınar Tatar

Takımlarda Çatışmayı Nasıl Önlersiniz?

Takımlarda çatışma faydalı da olabilir, takımların dağılmasına...

Çıkmaza Giren Bir Ofis Aşkı

Brad: Son toplantıdan sonra içki? Elizabeth: Bütün ekip mi?

Çeşitliliği Ciddiye Almak İşletmelerde Ne Anlama Geliyor?

Finansal getiri savını bırakalım artık... "Finansal getiriyi temel alan...
×